Bütün dünya insanları bir gemide yer alıyor. En dipte Afrikalılar var. Gemi su almaya başladı ve Afrikalılar boğuldu. En üsttekiler de bu gemide yer aldıklarını unutmasınlar. Tohum tehlikeli bir konu, tohum konusunda konuşan eninde sonunda işinden oluyor. Türkiye'ye bugün yılda 900.000 ton civarında tohum gerekiyor. Bunun sadece 152.000 tonu Türkiye'de üretiliyor. Maalesef tohumun 6'da 5'i ithal ediliyor, yani tarımda artık kesinkes bağımlı hale geldik. Tohumculukta son 90-100 senedir bir devrim yaşanıyor dünyada.
Bu değişime Türkiye ayak uyduramadı. Hibrit tohumculuğa 1990'dan sonra başladı. Bence çok şükür ama maalesef piyasa baskısı öyle değil. Hibrit tohum üretiminde çok geriyiz. Bu nedenle sebze tohumlarının %70'ini ithal ediyoruz. Buğday ve ayçiçek tohumunda yeterliyiz. Hatta ayçiçek tohumunu ihraç ediyoruz. Geleneksel sebze tohumlarında ihtiyacımızın %100'ünü karşılayabiliyoruz ama hibrit tohumda dışa bağımlıyız.
HİBRİT TOHUM NEDİR?
Hibrit tohumlarla ilgili ilk çalışmalar 1920'lerde Amerika'da çiftçi ailesinden gelen bir ziraat mühendisi tarafından yapılmıştır. Bu çalışmalar 1945'lere kadar gelişmiş sonra dünyaya yayılmıştır. Doğada bütün çeşitlilik farklı türlerin veya aynı familyadan olan farklı türlerin çaprazlanması sonucu ortaya çıkmıştır. Bitki çeşitliliği doğal hibritleşmeyle meydana gelir. Bugün fasulye cinsleri arasında mesela barbunya ile Ayşe kadın arasında bir döllenme olursa bu bir hibrit oluşturur. Doğada da çok çok oluyor. Bugün 40000 çeşit pirincin oluşmasının
sebebi bu çapraz döllenmelerdir. Bizim burada bahsettiğimiz F1 hibrittir. F1 hibrit ticarî bir olaydır. Tohum üreticileri patent koyabilmek, bu benim tohumum diyebilmek için üretmiştir bunları. Esas çıkış noktası budur yoksa dünyaya güzellik getirmesi için çıkmamıştır.
3 kullanıcı Roa kullanıcısının yazmış olduğu bu mesaja teşekkür etti :
İki cins bitkiden saf ırk elde edilir önce (barbunya ve Ayşe kadın mesela). Saf ırk elde etmek için bütün tohumlar kardeşleriyle döllenir. Saflık yedinci çiftleşmeden sonra oluşur. Bu iki saf ırkın yedinci jenerasyondan sonraki çocukları döllendirilir. Çıkan ilk yavruya Fillie 1 denir. F1 budur. Zaten F2 yoktur, çünkü F1'ler genelde kısırdır. Bu süreç çok kolay bir şey değildir aslında, çünkü kardeş kardeşe çiftleşme kısırlık getirir. Zaten her aşamada bitkilerin sadece %10'u arzu edilen çocuğu meydana getirir. Amaç homojen bir ırk elde edip patent hakkı elde etmektir. Hatta 7 sene beklememek için kuzey yarım kürede ilkbaharda ekilen yazın gelişen bitkinin tohumları kışın güney yarım kürede ekilir sonra üçüncü nesil tekrar kuzey yarım küreye götürülür. Bundan sonra hibrit tohum dersem F1 hibrit anlayın siz. Hibrit tohumculuğun milyonlarca dolar maliyeti vardır. Zaten Türkiye'nin bugüne kadar bu işte geri kalmasının sebebi de budur. Eski tohumlardan çok daha verimli olduğu iddia edildiği için yapılır. Bu yüzden Amerika'da 1920'lerden beri bu kadar araştırma yapılmıştır. Meksika'da CIMMYT diye bir örgüt kurulmuştur. CIMMYT, İsponyalca Mısır ve Buğday Enstitüsü anlamına gelen yedi kelimenin ilk harfleridir. Meksika'da mısır ve buğday tohumunun bu şekilde saflaştırılması yapılmış ve F1 mısır ile F1 buğday elde edilmiştir. 50'li yıllarda Meksika'da çok büyük bir açlık var ve güya burada üretilen bu tohumlarla bu açlık giderilebilmiştir. Ondan sonra üretim epey bir artınca bu üretimi dünyaya satmak istemiştir ama kimse bunu istememiştir. Yeşil Devrim'in başlangıcı budur işte. Israrla bunların verimli tohumlar olduğu, bunlar kullanılırsa açlığın giderilebileceği söylenmiştir. Hatta şirket Hindistan'a ve Pakistan'a bu tohumları hediye etmiştir. Bu tohumlar kısır oldukları için çiftçiler ikinci nesli satın almak zorunda kalmışlardır.
Böylece bir dünya pazarı oluşmuştur. 1985'ten itibaren Türkiye de CIMMYT programına
maalesef dâhil olmuştur. CIMMYT'i kuranlar Rockefeller Foundation ve Ford Foundation'dır.
(Bir dinleyici çiftçiler bu tohumları ikinci nesilde niye alıyorlar, almasınlar o zaman dedi). Bu
tohumları almak zorunda değil ama politik baskılarla alıyor. Hindistan CIMMYT programına
dâhil olduktan sonra, daha önceki Ford fabrikalarının Hindistan'daki satış temsilcisi tarım
bakanı olur. CIMMYT'i Ford kurduysa, tarım bakanı da eski Ford satış temsilcisi olduysa bu
zorunluluk otomatik olarak doğar.
3 kullanıcı Roa kullanıcısının yazmış olduğu bu mesaja teşekkür etti :
(Genetik kontaminasyon (kirlilik) var mı diye soruldu?) Bunlarda GDO gibi kontaminasyon yok çünkü bunlar genetik değil biyolojik hibrit. Bu tohumların ikinci nesli hilkat garibesi gibi olur.
Boynuzlu salatalık çıkıyor mesela. Tohumu aldığınız bitkiye benzemeyen bir bitki çıktığı için
ektiğiniz bitkiden tohum elde edemiyorsunuz ve göbeğinizden o firmaya bağlı hale
geliyorsunuz. İş bununla da sınırlı kalmıyor. Aynı firma bu F1 tohumlarına özel gübre, özel
böcek ilacı da satıyor. Çiftçinin bunu satın alacak paraya da ihtiyacı olduğu için aynı firma
kredi de veriyor. Ve bu krediyi alan çiftçiler şu anda Hindistan'da köleler. Bir kere tohum almış ve onun kredisini 40 yıldır tamamlayamamış çitçi var. Bütün çocuklarıyla birlikte şimdi o firmanın kölesi. Dünyada 1 milyon köle var. CIMMYT Türkiye'de de var şimdi. İktisaden tamamen bağımlı oluyorsun. Ama çok daha önemli bir problem var; bu tohumlar normal geleneksel tohuma göre çok çok daha fazla sulama gerektiriyor. Vandana Shiva niçin Vandana Shiva oldu? Çünkü bu tohumlardan dolayı ilk ciddî anlamda çölleşen ülke Hindistan'dır.
Evvelki sene Konya ovasında gördüğümüz kuraklık sadece küresel ısınma ile ilgili değil. Orada ekilen hibrit buğday ve hibrit pancardan dolayı o kadar çok sulanması gerekti ki yeraltı suları kayboldu. Hatta Konya ovasında yer yer derin göçüşler oldu yeraltında su kalmayınca. Yani F1 hibrit tohum hiçbir zaman vaat ettiğini yerine getiremedi. Ekonomik refah sağlayacaktı, açları doyuracaktı. Yeşil Devrim'de "Dünyada 1 milyar aç insan var bunları doyurmak için mutlaka yüksek verimli F1 hibrit tohum kullanmak gerekir" dendi. Şu anda hala 1 milyar aç insan var ama bu şirketler zengin oldu.
2 kullanıcı Roa kullanıcısının yazmış olduğu bu mesaja teşekkür etti :
HİBRİT TOHUMLARIN SAĞLIĞA ETKİSİ
F1 hibrit tohumların insan sağlığı üzerindeki etkileri hususunda inanın hiçbir araştırma yok.
Maalesef organik tarım da pahalı, sermayesi bol bir tarım olduğu için ürün standardizasyonu elde etmek amacı ile genellikle hibrit tohum kullanılır. (Bu noktada itirazlar geldi. Berin Hanım "Gerçekte organik tarımda hibrit tohum yasak değildir ve organik hibrit tohum da vardır ama satılan organik sertifikalı tohumların hemen hepsi normal tohumdur" dedi.) Organik hibrit tohum başkadır, hibrit tohum başkadır. Organik pazarda tek kalıptan çıkmış gibi domatesleri gördüğüm için bunların hibrit olmadığını söyleyeni öperim. İlginç birkaç çalışma var. Mesela Polonya'da iki sene önce, İtalya'da geçen sene yayınlanmış iki tane çalışma var. Bu çalışmalarda organik tarımla elde edilen domatesin likopen içeriği geleneksel tarımla elde edilenden daha az çıkmış. Geleneksel tarımda bunca kimyasal kullanıyorsunuz ve likopen içeriği daha fazla çıkıyor, bu bir tezat. Likopen içeriği ni belirleyen etmenler; sulama miktarı, uygulanan gübre miktarı, bitkinin gördüğü güneş miktarı ve cinsidir. Organik tarımla elde edilen domateste daha az likopen olmasının beslenme ile uğraşan bir insan olarak bence ana nedeni F1 hibrittir.
5 kullanıcı Roa kullanıcısının yazmış olduğu bu mesaja teşekkür etti :
Verimlilik kavramını tartışmak lazım, hani deniyordu ya çok verimli bunlar diye. Domatesin
verimini kiloyla mı ölçeceğiz, insana yararıyla mı? Bunların zararı yok insana ama faydası
eksik. Sertifika şirketleri 15-20 tane var şimdi. Sertifikaların güvenilir olarak verilip
verilemediğini Tüketiciler Derneği'nin denetlemesi lazım. Kaç kişi tüketici derneğine üye
burada? (Parmak kaldırıldı) Sadece 1 kişi. O halde kazık yemeye müstahaksınız. Çoğalarak
örgütlü emek harcamak zorundasınız. Ciddî bir tüketici yasası var bunu sonuna kadar
sömürmek zorundayız.
HİBRİT TOHUMLAR VE BİYOÇEŞİTLİLİKHibrit tohumlar organik tarımda olsun olmasın tartışmasını bir kenara bırakalım. Bu tohumlar bir ülkeye ne kadar çok girerse biyoçeşitlilik de o oranda kaybolur. Halbuki Türkiye'de 9000 çeşit yerel tohumumuz var ve bu dünyada en büyük zenginlik. Ama biz tarımda giderek bu hibrit tohumlardan almaya devam edersek biyoçeşitliliğimizi kaybederiz. Biyoçeşitliliğin kaybının ne önemi olduğunu anlamak için 1840'lı yıllarda İrlanda'da görülen patates vebası örneğine bakalım. O zamanlar İrlanda'daki toprak İngilizlerin toprağı. İrlanda'da çiftçiler İngilizler adına o toprağı işletir. İngilizler özellikle buğday yetiştirilmesini isterler. Ama köylü tokluğunu daha çok sağladığını düşündüğü için o arazinin küçük bir bölümünde patates yetiştirir. Sadece üç patates çeşidi vardır İrlanda'da. Bir patates virüsü bulaşır ve tesadüfen o 3 cinsi de tutan bir virüstür. Üç yıl boyunca patates üretimi yapılamaz. Toplam 6 milyon nüfusu
olan İralanda'da 1 milyon insan açlıktan ölür, 1.5 milyon insan da göç eder.
Biyoçeşitlilik budur; biyoçeşitliliği kaybederseniz hayatı kaybedersiniz. 80'lere kadar devlet
tohumculukla çok ciddî uğraşmış. Ama askerî darbe sonrası Özal döneminde 1985 yılında
özelleştirilmiştir. Bazı üniversiteler dışında tohumla uğraşan devlet kurumu hemen hemen hiç kalmamıştır. Şu anda Türkiye'de 146 tane tohum şirketi var bunlar da ithal etmeyi tercih ediyor. Çünkü piyasa o tohumu istediği için üretici de o tohumu getiriyor.
Bir de Aralık 2006'da tohumculuk yasası çıktı. Bu yasayla ticarî anlamda ekim yapan bir
çiftçinin tescilli olmayan tohum kullanması yasaklandı. Yani siz bir çiftçisiniz ve buğday ürettiniz diyelim. Bir miktar buğdayı da tohumluk olarak saklamak istediniz. Bunu sadece kendi ihtiyacınız için saklayabilirsiniz; ertesi sene yine satmak için ekim yapacaksanız bu tohumu kullanamazsınız. Sertifikalı tohum kullanmak zorundasınız. Ticarî anlamda kullanılacak olduğu sürece takas da yapamazsınız. Gerekçesi şuymuş: Türkiye toprakları verimli değil, o yüzden verimli tohum kullanmak zorundayız. Bu yasa şimdi Anayasa Mahkemesi'nde ama işliyor
Çok büyük tohum firmaları şunlar:
1- Monsanto
2- Syngenta
3- Bayer
4- Cargill
Tohum
5- Gıda ile ilgili 1500 sayfalık adını hatırlayamadığım bir kitapta şöyle diyordu: "Ne
yiyeceğime hükmeden kişi en güçlü kişidir". Sağlıklı beslenme bireysel çözümü olmayan bir
sorundur, siyasaldır. Biraz önce o kadar doğal tereyağının önemini anlattım, peki nereden
bulacaksınız o tereyağını?
GDO satılan ülkelerde bir de tarım dedektifleri var. Çiftçinin tarlasına rüzgarla bulaşan
tohumun ürününü yakalarlarsa "sen benim tohumumu kaçak olarak kullanmışsın" diye dava
ediyor, fakir ülkelerde çiftçinin toprağını elinden alıyorlar.
Türkiye'ye GDO'lu tohum giremiyor ama ürün girebiliyor. Çünkü Türkiye'de biyogüvenlik yasası yok. Bu yasa olmadığı için, ithal bir mal için bırak GDO'yu şu zehir var bunda dersen markayı ifşa etmekten hapse girersiniz. Bir biyogüvenlik yasamız var aslında ama parlamentoya giremiyor; sebep kapitalist baskı. Yasa olmadıkça etiketlere GDO'ludur diye yazılmasını da isteyemezsiniz. Bir çocuk maması alıyorsun, içinde ne olduğunu bilme hakkın yok. Kaçak olarak GDO tohumu geliyor Türkiye'ye. ODTÜ'den iki öğretim üyesi domateste GDO tespit etmişler, işinizden olmak istemiyorsanız susun denmiş. GDO aleyhine çalışma yapmak çok zor, yaparsan yayınlamak çok zor çünkü kimse basmak istemiyor makaleni.
DNA Hücrede bütün genetik bilgiyi taşıyan DNA vardır. DNA, 1956'da keşfedilmiş
kilometrelerce uzun çift sarmal bir zincirdir. Genler de bu zincirin üstünde yer alır.
Bu çift sarmalda 5 karbonlu şeker, 1 fosfor ile 4 farklı etmen maddeden biri yer alır. Bu dört madde timin, adenin, cittosin ve guanindir. Adeninler timinle, sitozinler de guaninle eşleşir. Bu maddelerin önemi kodlama yapmalarıdır. Nasıl bilgisayarda ikili kodlarla (1 ve 0 ile) bütün bilgileri oluşturuyoruz, DNA'da da dörtlü kodlarla oluşturuyoruz. Bunların her üç tanesi bir codon'u oluşturur. Codon bir şifredir.
Bütün bu şifreler vücutta protein üretmek için gerekiyor. Proteinin yapıtaşı aminoasitlerdir. 20 çeşit aminoasit vardır. Biz bu dörtlü şifre sistemiyle bir şekilde aminoasitler yaparak proteinler oluşturmaktayız. Eğer bir protein eksiliği olursa DNA zincirinin o proteini üreten gen bölümü nerdeyse orada bir ayrışma olur. Adenin timinden, sitozin guaninden ayrılır. Bu zincirden yeni bir zincir üretilir. Bu yeni zincir RNA'dır. RNA oluştuktan sonra hücre nüvesinden dışarı çıkar ve hücre organellerinden biri olan ribozoma gider. Ondan sonra bu ayrışan DNA sarmalı yinebirleşir. Bu RNA, haberi taşıyan RNA olduğu için taşıyıcı (messenger) RNA; m-RNA ismini alır. m-RNA ribozoma girince orada başlangıç codon'u protein sentezi olayını başlatır ve sonrasında her üç tanesi bir aminoasiti belirleyecek tarzda protein üretilir. Bitiş codon'u da olayı bitirir. Bir de transfer RNA vardır; t-RNA. Bunlar aminoasitleri taşıyorlar. m- RNA üzerinde karşılığını bulursa taşıdığı aminoasiti proteine ekliyor.
GDO (Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar)
Biz istiyoruz ki mısır, püskülüne musallat olan kelebeği öldürecek bir protein üretsin. O
proteinin dizilimini biliyorsun, karşılığını oluşturup mısırın DNA'sına ekliyorsun ve artık o mısırı
yiyen böcekler ölüyor. Biz mısırı yiyince pestisit üreten bir genetik şifreyi de yemiş oluyoruz.
Hayvanın, bitkinin DNA'sını aldığımız halde bizim DNA yapımız bozulmuyor da neden bu
GDO'ya karşı çıkıyoruz, nasılsa vücut bu DNA'yı da sindirir. Yanlış! Çünkü bütün canlılarda
evrensel bir gen yapısı ve buna uygun kalıp algılama reseptörleri mevcut. Bu reseptörler
m-RNA'yı tanıyan reseptörlerdir. Aldığımız besindeki m- RNA'yı tanıyarak parçalara ayırır.
Hayvanlardan ve bitkilerden aldığımız tüm genetik şifre evrensel reseptörler aracılığı ile
parçalanır böylece. Ama şu zehri üreten genetik şifre evrensel gen sistemi içinde olmayan
yabancı bir genetik şifredir. Vücut bunu algılayamıyor ve parçalayamıyor. Bu yüzdendir ki
insanın karaciğerinde, lenfatik sisteminde, akciğerinde bu genetik şifreyi tespit etti bilim. Bu genetik şifrenin bizim kendi genetik yapımıza nasıl bir etkisi olacağı bilinmiyor. Bilinmemesinin iki büyük nedeni var:
1) Bu konuda araştırma yapmak çok pahalı olup devletten ve bilim kuruluşlarından destek
alınamayacağı için yapılamıyor.
2) Bu tür hastalıklar kronik hastalıklardır ve 20-30 yıllık beslenmeden sonra ortaya çıkabilir.
2009 Şubat ayında yayınlanan bir çalışmada GDO'lu mısırdaki genetik şifrenin insan
bağırsağında bulunan bakterilerin genetik şifresi ile birleşerek aynı pestisitin üretildiği tespit
edilmiştir. Yani bizim bağırsağımızda bilmem ne kelebeğini öldüren ilaç üretiliyor. Bunun
bağırsak kanserini ya da başka tür kanserleri ne oranda artıracağı bilgisi şu anda yok.
Avrupa'da ve Amerika'da gıdaların güvenliğinden sorumlu kuruluşlar bu gıdaların normal
gıdalardan hiçbir farkı olmadığını söylemiştir. Bugüne kadar GDO'lu ürünlerin insan sağlığına
hiçbir zararı olmadığı yönünde hiçbir araştırma yapılmamış olmasına rağmen bu iki kuruluş
sakıncalı değildir raporu vermiştir. İki kuruluşun da temsilcilerinin kimden ne kadar rüşvet aldığı bugün belgelenmiştir.
Her şeyde yiyoruz bunları. İstediğiniz meşrubatı için, içinde mısırdan üretilmiş nişasta şurubu var ve bu şurubun üretilmesi aşamasında genetik yapısı değiştirilmiş bakteriler kullanılıyor.
Bunun ne yapacağını bilmiyoruz ama Rusya, İskoçya ve Avusturya'da bazı hayvan deneyleri yapılmıştır. İskoçya'da GDO ile beslenen farelerle yapılan deneyde o farelerin iç organlarının normale göre küçük olduğu saptanmıştır. Avusturya'da yapılan çalışmada kısırlık yarattığı saptanmıştır. Rusya'da yapılan çalışmalarda çok ağır toksitideler gösterdiği kanıtlanmıştır. Ama bu çalışmaların hepsinin üzerine ölü toprak serilmiştir.
[Link Görmek ve Forumumuzdan Yararlanmak İçin Üye Olmasınız. ]
2 kullanıcı Roa kullanıcısının yazmış olduğu bu mesaja teşekkür etti :