Bu da TAEK açıklaması karşı fikirleri koymazsak olmaz..
Nükleer Enerji Çevre Dostu Bir Teknolojidir, Çünkü;
Nükleer santralların güvenlik değerlendirmesi bağımsız lisanslama kuruluşları tarafından son derece tutucu varsayımlara göre yapılmaktadır. Ayrıca bu santrallar işletmede oldukları sürede sürekli denetim altındadır. Bu nedenle nükleer santralların çevre ve insana zarar verebilecek şekilde kaza yapma riski, günümüzde kullandığımız diğer teknolojik ürünlere göre, yok denecek kadar azdır. Bir nükleer santralın çevresinde yaşayan insanlara yüklediği yıllık doz doğal radyasyonun çok altındadır.
CO2 emisyonuna neden olmaz. Dünyada kurulu bulunan nükleer santraller yılda 2300 milyon ton CO2 emisyonuna engel olmaktadır.
SO2 emisyonuna neden olmaz. Dünyada kurulu bulunan nükleer santraller yılda 42 milyon ton SO2 emisyonuna engel olmaktadır.
NOx emisyonuna neden olmaz. Dünyada kurulu bulunan nükleer santraller yılda 9 milyon ton NOx emisyonuna engel olmaktadır.
Atık kül üretimine neden olmaz. Dünyada kurulu bulunan nükleer santraller yılda 210 milyon ton kül üretimine engel olmaktadır.
Nükleer enerji üretim zinciri, tümüyle ele alındığında sera gazı salımı konusunda en temiz seçenektir. Nükleer enerjinin iklim değişikliğine sebep olan atmosferdeki sera gazı konsantrasyonunun azaltılmasında büyük rolü vardır. Günümüzde nükleer santraller, elektrik sektöründen kaynaklanan sera gazı salımında yıllık olarak yaklaşık %17 azalmaya sebep olmaktadır. Yani bu santrallerin yerine fosil yakıtlı santrallerden elektrik elde edilseydi her yıl 1.2 Milyar ton karbon atmosfere verilecekti. Nükleer enerji üretimi sürecinde ortaya çıkan atıkların ve kullanılmış yakıtların yönetimi, gelecek nesillere fazla bir yük bırakmadan insan sağlığı ve çevrenin korunmasını amaçlamaktadır. Ancak nükleer atıkların (yüksek seviyeli atıklar ve kullanılmış yakıtlar) hala nihai depolanmasının uygulanmasına geçilememesi nükleer enerji açısından dezavantaj olmaktadır. Enerji kaynaklarının gelecek nesiller için de yeterliliği, sürdürülebilir kalkınma açısından önemli bir konudur. Özellikle fosil kaynak rezervleri kısıtlıdır. Nükleer yakıt hammaddesi olan uranyum ve toryum rezervleri ise oldukça fazladır.
İklim Değişikliği
Atmosfere bırakılan ve dünya ikliminde önemli değişikliklere sebep olan "sera gazları ( başta CO2, CH4, N2O olmak üzere, CFC, Ozon gibi gazlar)" özellikle petrol, kömür ve doğal gaz gibi fosil yakıtların yanmasıyla ortaya çıkmaktadır. Sera gazları salımlarının sabitlenmesi veya azaltılması amacıyla Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi (İDÇS) 1992 yılında imzaya açılmıştır. Sözleşmenin amacı "atmosferdeki sera gazı birikimini, insanın iklim sistemi üzerindeki tehlikeli etkilerini önleyecek bir düzeyde durdurmak"tır.
Yeryüzünün ısınmasına sebep olan, sera gazlarının başlıcaları insan kaynaklı faaliyetlerden oluşmaktadır. CO2 emisyonunun yarısının bitki örtüsü tarafından yutulmasına karşın, CO2 seviyesi her 20 yılda %10 artış göstermektedir. Emisyon kontrol politikasının uygulanmadığı düşünüldüğünde, 370 ppm olan CO2 emisyonunun, 2100 yılında senaryolara bağlı olarak 490-1260 ppm olacağı tahmin edilmektedir. Örneğin konsantrasyonu 450 ppm de tutabilmek için gelecek birkaç on yılda emisyonun 1990 seviyesine indirilmesi gerekmektedir.
Ancak hızlı nüfus artışı ve ekonomik gelişme enerji gereksinimini arttırmaktadır. Daha az CO2 emisyonu için enerjinin verimli kullanımı ve eerji üretinm sistemlerinde teknolojik gelişmeler kaçınılmazdır. İklim modellemeleri, sera gazlarının kontrolü için gösterilen çabaların yetersizliği sonucunda global sıcaklık artışının 2100 yılında yaklaşık 1.4-5.8 olacağını tahmin etmektedir. 1000 MWe gücünde ve % 80 yük faktörüyle işletilen bir kömür santralının yerine aynı güçte bir nükleer santral kullanılırsa, kömür kalitesine ve üretim teknolojisine bağlı olarak üretimde ortaya çıkacak olan 1.3 - 2.2 Milyon ton karbon önlenmiş olacaktır. 40 yıllık ömrü boyunca bu nükleer santral 50-90 Milyon ton karbonu önlemiş olacaktır. Aynı şekilde, 1000 MWe gücündeki bir nükleer santral, doğal gaz santralının bir yılda sebep olacağı 0.6-1.0 Milyon ton karbonu önler.
kaynak : [Link Görmek ve Forumumuzdan Yararlanmak İçin Üye Olmasınız. ]
Gelişmiş ülkelerde yol almakta olan endüstrilerini canlandıramayan AÇ NÜKLEER ENERJİ MÜHENDİSLİĞİ FİRMALARI henüz bu konuda bilinçlenip tepki gösteremeyen ülkeleri artık kimsenin istemediği santrallerini pazarlamaya çalışıyor. Bu altına hücum senaryosunun yeni hedefi: TÜRKİYE
Teknolojisiyle, çalıştırılmasıyla, yakıt ve diğer tüm özellikleriyle tamamen dışa bağımlı olan nükleer santrallere ve enerjisine ülkemizde hiç ihtiyaç olmamıştır... GELECEKTE DE OLMAYACAKTIR... Bu dayatıma çok uluslu nükleer lobinin Türkiye’deki uzantılarının bize kurgulanmasına çalıştığı bir aldatmacadır.
Diyorlar ki: “Karanlıkta kalırız.” YALAN... KOCA BİR YALAN
Alternatif enerji kaynaklarına yatırım yapmayan, Çernobil faciasının sonuçlarını kendi insanından saklayan zihniyetten zaten doğru bilgi beklemek de hayalciliktir.
6 Ağustos’ta Hiroşima’ya
9 Ağustos’ta Nagazaki’ye atılan atom bombalarının ve Çernobil faciasının izlerinin günümüzde hala sürdüğü gerçeğinden hareketle ülkemizde atom santrali İS-TE-Mİ-YO-RUZ.
Güneş rüzgar ve akarsu potansiyellerinin değerlendirilmediği üstüne üstlük ulusal enerji iletişim hatlarındaki kaybın %25’lere ulaştığı ülkemizde nükleer santraller son seçenek değil. Ankara’da ki bu beyler bu konuda duyarlı ve kararlı olsalardı öncelikle enerji hatlarını yenileyerek 4-5 nükleer santralle eşdeğer enerjiyi bu ülkeye kazandırarak nükleer belaya bulaşmazlardı.
Türkiye de yapılacak bir nükleer santralin reaktöründeki her hangi bir sızıntıdan hiçbir zaman haberimiz olmayacak. Bizler radyasyonla yatıp, radyasyonla kalkacağız. Duyarsız ve sessiz bilim adamlarıyla bilgiye ulaşamadan kanser olmak, garip şekilli çocuklar doğurmak kaderimiz olmamalı.
İkitelli’deki hurdalıda meydana gelen radyasyon faciasında aciz kalan bilim dünyasının acınacak halleri T.V. ekranlarından tüm ülkeye yansıdı. Bizler Çernobil sonrasında da böylesi acınacak durumlara düşmüştük. Çayını yudumlayarak halkıyla dalga geçende, asbesti yüzüne gözüne bulaştırıp “zararı yok” diyende bizim seçtiklerimizdi.
Her şeye rağmen yine-yeniden seçtiklerimize sözümüz var. Başta konunun muhatabı Enerji Bakanlığı olmak üzere Çevre, Sağlık ve Orman Bakanlıklarını koordineli çalışmaya ve sağ duyuya davet ediyor ve diyoruz ki; Bağımsızlığınıza gerçekten düşkünseniz nükleer yanlıştan dönün, aksi halde nükleer belanın dönüşü olmayabilir
İnsan da dahil tümüyle canlı yaşamın doğal yaşam ortamlarını tehdit ederek ekolojik bir felakete yol açma olasılığının yanı sıra nükleer santraller tamamen dışa bağımlı olduğundan ekonomik olarak da Türkiye’nin ve tüyü bitmemiş yetimlerin gelecekteki 100 yılını ipotek altına alacaktır.
Yaklaşık yarım asır önce New Mexico Çölü’nde Alamagorda’da yapılan ilk ciddi nükleer deneme korkunç bir başarı sağlamış ve bombayı imal edenleri bile ürkütmüştü. Ne gördüğü sorulan bir fizikçi şu yanıtı veriyordu. “Tam olarak bir şey söyleyemem... ama bundan böyle doğal ölüm beklemeyin...”
Dokuz Eylül Üniversitesi Deniz Bilimleri ve Teknolojisi Enstitüsü bölgede yaptıkları araştırmalar sonunda santral yakınındaki fay hattının aktif olduğunu belirtmişlerdir.
Ayrıca Akkuyu’da kurulması planlanan santral Akdeniz ve Ortadoğu’nun en değerli kuş alanlarından biri olan ve 1990 yılında “Özel çevre koruma alanı” ilan edilen Göksu Deltası’na 30 km uzaklıkta. Bölgeyi koruma altına alıp küçük bir havaalanı yapılmasına izin vermeyenlerin ayın duyarlılığı nükleer santral konusunda göstermemeleri endişe verici.
Bir japon araştırmacı grubunun verdiği raporda santral için seçilen yerin, enerjinin iletileceği Kuzeybatı Anadolu Bölgesi’nin uzak olduğu ve enerji iletimi sırasında büyük kalıplar verileceğinden ekonomik olmadığı kaydedilmişti.
Nükleer santralın yöre halkının temel geçim kaynağı olan tarımın yanı sıra tüm Akdeniz turizmini de baltalayacağına ilişkin kuşkular var.
-Dünya bu teknolojiden vazgeçiyor
Dünyanın nükleer santral teknolojisini üreten ülkeler başta olmak üzere, bu teknolojiden vazgeçtiğini görüyoruz.
Aslında nükleer santraller gösterilmeye çalışıldığı kadar ucuz değil. Yapılan araştırmalar nükleer santrallerinin birim yatırım bedelinin, hidroelektrik santrallerinin 2.7 katı olduğunu ortaya koyuyor. Başka ülkelerde nükleer santral yapmak için ihalelere giren ABD 1978’den beri kendi ülkesinde nükleer santral kurmuyor. Almanya 1975 yılı öncesinde programladığı santrallerin hepsini iptal ederken; komşusu Avusturya 1978’de tamamlanan ülkenin tek nükleer santralini referandum sonucu kapatmak zorunda kaldı.
-Kapatılan santraller mali yük olmaya devam ediyor
Bilim adamları, kullandıktan sonra devre dışı bırakılan santrallerin, nükleer artık ve uranyum yakıtını hala depolamaları sebebiyle, potansiyel bir tehlike olmaya devam ettiklerini ileri sürüyorlar. Bütün bunların dışında nükleer yakıt üreten ülkeler tarafından yönetilebilecek bir yaptırım gücü oluşturacaktır. Bu santraller ulusal güvenliği de tehlikeye atacak; olası bir savaş anında açık hedefler oluşturacaklardır...
NÜKLEER SANTRAL NEDİR?
Nükleer reaktörler radyoaktif atomların parçalanmasından elde edilen ısıyı kullanarak su buharı oluşturan ve alternatif akım jeneratörlerinin türbinlerini bu buharla çalıştırarak elektrik enerjisi üreten santrallerdir; bunlara nükleer santral de denilmektedir. Nükleer endüstri, İkinci Dünya Savaşı’nda Atom Bombası’nı yapmaya yönelik çılgınca bir dev çabadan doğmuştur. Nükleer güç reaktörlerinin tasarımı nükleer silahlar için kolayca plütonyum üretecek biçimde ayarlanmıştır.
Nükleer enerjinin “Barışçıl amaçlarla kullanılması” bir yanıltmacadır!
NÜKLEER SANTRALA NEDEN HAYIR?
Nükleer enerji üretimi, dünyanın büyük bir bölümünde artık keşfedildiği gibi, bilinen en kirletici, en pahalı enerji üretim biçimidir:
Uranyum madenciliğinde ve yakıtın arıtılıp zenginleştirilmesinde oluşan RADYOAKTİF ATIKLAR
Santralın sürekli ürettiği düşük-düzeyli “rutin” RADYASYON
Gerçek boyutları gizlenmeye çalışılan KAZALAR
NÜKLEER SİLAH ham maddesi olan PLÜTONYUM üretimi
Okyanusların toprağın derinliklerine atılarak bin yıllar boyu çocuklarımıza zehirli bir miras oluşturacak korkunç RADYOAKTİF ATIKLAR
RADYASYON NEDEN ZARARLIDIR?
Radyasyon, atomun parçalanmasıyla yayılan yüksek enerji ve parçacıkları biçiminde, canlıların hücrelerini bombardıman ederek bedene zarar verir.
Tüm canlılar, bir kısım uzaktan gelen, bir kısmı kayalar, toprak ve deniz suyunda bulunan uranyum, toryum gibi radyoaktif maddelerden yayılan doğal radyasyonla karşı karşıyadır. Bazı bölgelerde doğal radyasyon bile kanser ve genetik bozukluklara yol açabilmekte; nükleer silah denemeleri; nükleer santrallerin normal işleyişleri ve kazaları nedeniyle ortaya çıkan insan yapısı buna eklenmektedir.
RADYASYONUN ZARARSIZ DOZU YOKTUR!!! RADYASYON GÖZLE GÖRÜLMEZ SINIR TANIMAZ!!! 40 yıl önce nükleer dünyayı kurtaracaktı, bugün dünya nükleer beladan kurtulmaya çalışıyor...
kaynak:[Link Görmek ve Forumumuzdan Yararlanmak İçin Üye Olmasınız. ]
Hangi nükleer teknoloji’ tartışması
Zararlı atıklar, maliyet, terör ve kaza gibi risklerleriyle nükleer enerji, Türkiye’nin gündeminde. Sağlıklı bir kamuoyu tartışması için, Soğuk Savaş döneminin mi, yoksa henüz denenmemiş yeni teknolojilerin mi kullanılacağının bilinmesi gerekiyor.
Erdem Peköz
NTV-MSNBC
Güncelleme: 13:54 TSİ 13 Nisan 2006 PerşembeİSTANBUL - Batı ülkelerinde gerek yapım ve işletme maliyetlerinin yüksekliği, gerekse kamuoyu baskısıyla rafa kaldırılan nükleer enerji, genellikle politik bir seçim olarak ortaya çıkıyor. Dünyadaki mevcut santrallerin tümü eski teknoloji ürünü. ABD’de son 30 yılda yeni bir nükleer enerji santrali için sipariş verilmezken, nükleer şirketleri, olumsuz imajı yıkmak ve yeni ihaleler almak için yeni kuşak santral modelleri geliştiriyor. Ancak, yeni kuşak teknolojiler ve yeni santral mimarileri henüz Batı ülkelerinde somut olarak kabul görmedi.
NÜKLEER’İN KISA GEÇMİŞİ
İlk nükleer reaksiyon 2 Aralık 1942’de University of Chicago’da gerçekleştirildi. ABD, nükleer silah projesi Manhattan Project’in meyvesi olan atom bombalarından ilki ‘Little Boy’u (Küçük Çocuk) 6 Ağustos 1945’te Hiroşima’ya, ikincisi Fat Man’i de (Tombul Adam) 15 Ağustos’ta Nagasaki’ye attı.
İlk nükleer reaktörler, Soğuk Savaş’ın başlarında ABD ile SSCB arasındaki rekabetin sonucu olarak dünyaya geldiler. ABD’nin Idaho eyaletindeki reaktör Experimental Breeder Reactor I adlı deney santrali, 20 Aralık 1951’de ilk nükleere dayalı elektrik enerjisini üretti. İlk sivil amaçlı nükleer elektrik üretimini SSCB, 27 Haziran 1954’te Obninsk, Kaluga Oblast reaktöründe gerçekleştirdi.
BATI’DA 30 YILDIR YENİ NÜKLEER SİPARİŞİ YOK
Dünyanın en büyük nükleer kapasiteli ülkesi olan ABD’de 104 adet sivil amaçlı ticari nükleer reaktör bulunuyor. Nükleer reaktörler toplamda 98.000 megavat enerji üretiyor.
Lazca rock yapan Karadeniz kökenli Kazım Koyuncu'nun 2005 yılında vefat etmesiyle kamuoyundaki Çernobil tartışmaları alevlenmişti.
ABD’de son nükleer reaktör Mayıs 1996’da faaliyete geçti. Ülkede son 33 yılda, yeni bir nükleer reaktör yapımı projesi başvurusu onaylanmadı. Son onay 1973’te yapılmıştı. Ülkede yeni nükleer yatırımlar sadece mevcut reaktörlerde güncelleme ve kapasite artırımı şeklinde yapılıyor. Örneğin, santrallere yeni nükleer atık depoları ekleniyor.
Dünyada 443 adet nükleer reaktör bulunuyor. Bunların bazıları da, Türkiye’nin komşuları Bulgaristan, Ermenistan ve son zamanlarda tartışmalara konu olan İran İslam Cumhuriyeti de bulunuyor. Nükleer geçmişi İslam Devrimi’nin öncesine dayanan İran, şimdilerde ise Rusya ile uranyum zenginleştirme anlaşması imzalayarak teknoloji transferine gitti.
Nükleer reaktörlerin 21’inci yüzyıldaki en büyük handikapı verimsizlik tartışmaları. ABD’de gerek bilim dünyası, gerekse politik taraflar nükleerin diğer enerji türleri ile ticari anlamda rekabet edip edemeyeceğini tartışıyor. ABD’nin yanı sıra Batı Avrupa’da da nükleer enerjiye talep son 20 yılda, özellikle Çernobil sonrasında düşüşe geçti. Gelişmiş ülkeler, sürdürülebilir, yönetimi kolay ve verimli enerji türlerine yatırım yolunu seçti.
ABD’Lİ ŞAHİNLERİN YENİ SÖYLEMİ
Bush yönetimi, resmi söylemde ‘enerjinin çeşitlendirilmesi’ olarak adlandırılan, ABD’nin dış kaynaklı petrole bağımlılığını azaltmak çerçevesinde nükleer enerjiyi yeniden gündeme taşıdı. ABD ve Kanada’da nükleer santral yanlılarının dile getirdiği en önemli sav, özellikle Irak Savaşı’ndan sonra artan petrol fiyatlarıyla gündeme gelen enerji bağımlılığı. ABD’de özellikle şahinler ve Wall Street çevreleri nükleer enerjiyi petrole bağımlılıktan kurtulmak için bir çare olarak sunuyor.
KAMUOYU BASKISI İŞE YARIYOR
Batı toplumlarında son yıllarda ortaya çıkan nükleer karşıtı tavır da, yeni projelerin önünü tıkıyor. Daha önce ABD’nin New York eyaletinde Shoreham nükleer reaktörü 1985’te kamuoyunun karşı çıkması nedeniyle kapatılmıştı. Yine 1980’lerde birçok nükleer reaktör projesi yine kamuoyunun onaylamaması nedeniyle geri çekilmişti.
YENİ KUŞAK SANTRALLERİ PAZARLAMAK GÜÇ
Nuclear Energy Institute (Nükleer Enerji Estitüsü) üst düzey yetkilisi Marvin Fertel, dünyadaki mevcut nükleer santrallerin en az 23 yıllık olduğunu, artık yeni kuşak nükleer santrallerin yapılması gerektiğini söylüyor. Ancak, yeni kuşak olarak tanımlanabilecek herhangi bir nükleer santral projesi, henüz ABD’de dahi resmi onay bulmadı.
ABD’de nükleer enerjiye getirilen standartları aşması halinde de, herhangi bir santral projesinin onay alması garanti değil.
Radyoaktif madde dünyanın çeşitli yerlerinde saklanıyor. En büyük tehlike bunların terörist kişilerin eline geçmesi.
ABD’li çevreler yeni bir nükleer santral inşaatının yeniden gündeme gelmesi halinde dahi, bunun start almadan önce denetleyici kurullarda çetin müzekerelerle tartışılacağını ve somuta dönüşmesinin en az 10 yıl alacağını tahmin ediyor. ABD ve Batı Avrupa’da son yıllarda yeni nükleer siparişi olmadığı göz önüne alındığında, yeni koşullar altında nükleer enerji şirketlerinin yeni müşteriler bulup bulamayacakları bir soru işareti.
NÜKLEER ŞİRKETLERİ YENİ PAZAR ARAYIŞINDA
Nükleer enerji şirketleri bu durumda pazarladıkları malın imajını düzeltme yoluna gidiyor. Öncellikle nükleer reaktörlerin maliyetini düşürerek, müşterilere daha uygun ödeme şartları sunuyor. Yeni teknolojiler sayesinde inşaat süresini kısaltmaya çalışan nükleer enerji şirketleri, müşteri olacak ülkelerle ‘ayrıcalıklı’ anlaşmalar imzalayarak, bazı başlangıç giderlerini üstlenerek ticari koşulları cazip kılmaya çalışıyor. Yeni teknolojiyle 1.400 megavatlık bir nükleer santralın yapımı 3 milyar dolara maloluyor ve 7 yıl sürüyor. Nükleer karşıtları reaktörlerin yüksek yapım ve bakım maliyetlerine dikkat çekiyor.
İSVEÇ RÜZGÂRA, FİNLANDİYA ‘NÜKLEER’E
Nükleer enerji konusunda ülkeler farklı stratejiler takip ediyor. Elektrik enerjisinin yüzde 50’sini nükleerden elden İsveç, ülkenin elektrik enerjisinin yüzde 3’ünü üreten en eski nükleer santrali kapatıp, rüzgar enerjilerine odaklanma yoluna gidiyor. Komşusu Finlandiya ise, nükleer santrali gündemine alarak Batı’da son yıllardaki nükleere karşı soğuk duruşu delen tek ülke oldu.
NÜKLEER ATIKLAR CABASI
Nükleer reaktörlerin çıkardığı nükleer atıklar ise ayrı bir problem. Nükleer santraller sera etkisi üreten herhangi bir gaz çıkarmasa da, ürettikleri nükleer atıklar bir o kadar zararlı. Bu atıkların nasıl saklanacağı ABD’de hala tartışılan bir sorun. Örneğin, nükleer atıkların geçici olarak Utah’da bir vadide saklanması fikrine, en başta bunların nakliye güzergâhındaki komşu eyaletler, kendi sınırları içinde atıklara tahammül edemeyecekleri savıyla itiraz etti. Nükleer atıklar binyıllarca doğada kalıyor.
ÇERNOBİL FACİASI ‘BİLİNEN’İ GÖSTERDİ
Nisan 1986’da Dünya, bir kez daha Einstein’ın ne kadar haklı olduğunu anladı. Atom araştırmaları yapmış ve bunlardan geri adım atmış olan Albert Einstein, psikoanalizin kurucusu Sigmund Freud’a yazdığı bir mektupta nükleer teknolojilerin dünyanın sonu olacağını, sağ çıkabilen insanların uygarlık yarışına ancak Taş Devri’nden başlayacağı öngörüsüne bulunmuştu.
Çernobil santralinin patlayan bölümü.
Gerçekten de Çernobil kazası Einstein’ın öngörüsüne bir örnek teşkil etti. Çernobil kazası o zamanki reaktörün güvenlik sistemlerindeki aksaklıklar ve vurdumduymazlıkların sonucunda gerçekleşti. Basit ve önlenebilir gibi gözüken bu kaza kısa zamanda bir faciaya dönüşmüştü. Kazanın hemen akabinde 47 kişi yaşamını yitirdi. Bunların 28’i kazayı mutakiben maruz kaldıkları radyasyon sonucunda hastanede öldü; santralin 300 çalışanı daha radyasyondan hasta oldu. Kazanın faturası, reaktörün yetersiz güvenlik teknolojilerine kesildi.
KARADENİZ BÖLGESİ ETKİLENMİŞTİ
Esas facia ise bölge halkını vurdu. Bölge halkı hızla evlerini terkederek kentleri kasabaları boşalttı. En az 130 bin kişi direkt olarak radyasyona maruz kaldı.
Çernobil'deki patlamadan sonra radyasyondan kaçan halk hızla kasabaları boşaltmıştı.
Belarus, Ukrayna’nın yanı sıra, Rusya, Türkiye’nin kuzeyi de dahil olmak üzere Karadeniz çanağındaki ülkeler de radyasyon bulutlarından olumsuz etkilendi. Ukrayna’da birçok çocukta kan kanseri vakaları görüldü. Türkiye’de de Karadeniz bölgesinde kanser vakalarında artış kaydedildi. Dünya Sağlık Örgütü WHO bölgeyi hala gözlem altında tutuyor.
Ukrayna ve Karadeniz’i kansere boğan radyasyon bulutları, Çernobil’deki radyoaktif maddenin sadece yüzde 5’iydi. Uzmanlara göre Çernobil faciası “Yeni bir gerçeği ortaya çıkarmadı, zaten bilinen tehlikeleri ortaya koydu.”
Nükleere taraftarları
* Temiz enerji kaynağı
* Santraller fazla yer kaplamıyor
* Maliyetleri hidroelektrik santrallerine kıyasla daha ucuz
* İklim şartlarına bağlı olmaksızın enerji üretebiliyor
* Kilowatt saat başına az miktarda atık oluşuyor
* Kilowatt saat enerji üretimi çok ucuz
* 100 yıllık Uranyum rezervi var
* Fosil temelli enerji kaynakları tükenmek üzere
* Santrallerin bacasından yalnızca su buharı çıkıyor
* Nükleer tıp veya işlemci teknolojisi gibi bilim dallarının gelişmesini sağlar
* Petrol ve doğalgaz bağımlılığı azalıyor
* Petrol, gaz ve kömür gibi kaynaklar tüketilmemiş oluyor
* Enerji sıkıntısı ortadan kalkıyor
* Ülkelerin ekonomik olarak rekabet gücü artıyor.
Karşıtların dayanak noktaları neler?
* Santraller riskli teknolojileri nedeniyle sürekli denetlenmek zorunda
* En ufak arıza bile felakete dönüşebiliyor
* Nükleer atıklar saatli bomba gibi
* Santralleri terör saldırılarına karşı da korumak gerekiyor
* Nükleer teknolojiyi kullananlar nükleer silah geliştiriyor
* Bakım ve atık giderleri çok yüksek
* İlk yapım maliyeti yüksek olduğu için enerji fiyatları yüksek oluyor
* Nükleer teknolojilerin sürdürülebilmesi için çok kaynak ayırmak gerekiyor
* Nükleer atıkların depolara taşınması büyük tehlike arz ediyor
* Reaktörü soğutmak için kullanılan suyun ısınmış olarak nehirlere pompalanması ekolojik dengeyi bozuyor
* Nükleer kazalar az oluyor ama etkileri nesillerce sürüyor
* Alternatif enerji teknolojilerinin gelişmesini engelliyor.
Dünya geneline bakıldığında yeni kurulacak nükleer santralların sayısının çok sınırlı kaldığı doğrudur. Ancak her ülkenin enerji planları, kendisine özgü özellikler taşımaktadır. Bu bağlamda herhangi bir teknolojinin kullanım artış hızı, dünya ve bölgesel koşulların paralelinde, dönem dönem değişiklikler arzedebilir. Bu gün Avrupa'da bir çok ülkede yeni nükleer santral yapımından vazgeçildiği tam olarak doğru değildir. Bu ülkelerin enerji stratejilerine bakıldığında enerji açıklarını ağırlıklı olarak Fransa'dan karşıladıkları görülür. Fransa, toplam enerji üretiminin %75'ini nükleerden sağlamakla birlikte, aynı zamanda nükleer enerjiye dayalı bir enerji ihracatçısı konumuna gelmiştir. Fransa'nın diğer Avrupa ülkelerine yaptığı ihracat: 17000 GWh, İngiltere; 15000 GWh, Almanya; 18000 GWh, İtalya; 7500 GWh, İsviçre.
Atom Enerjisi Kurumu İnternet sitesinden alınmıştır.
Türkiye'de nükleer tesis kapsamına giren tesisler:
Adı Tipi Gücü İşletici Kuruluş
TR-2 Araştırma Reaktörü MTR Yakıtlı Havuz Tipi 5 MW TAEK, ÇNAEM
TRIGA MARK II Araştırma Reaktörü Darbeli TRIGA tipi 250 kW İTÜ Enerji Enstitüsü
Yakıt Pilot Tesisi - - TAEK, ÇNAEM
TAEK: Türkiye Atom Enerjisi Kurumu
ÇNAEM: Çekmece Nükleer Araştırmalar Merkezi
Nükleer yakıt konusunda dışa bağımlı olacak mıyız? Yerli kaynaklarımız nelerdir?
Nükleer yakıt olarak kullanılan uranyum yakıt teknolojisi pek çok ülkede mevcuttur. Yerli kaynaklarımızdan uranyumun (yaklaşık 9000 ton) günümüz koşullarında yakıt olarak kullanılması, dünya piyasalarıyla karşılaştırıldığında, ekonomik gözükmemektedir. Ayrıca, ülkemizde 380.000 ton toryum bulunmaktadır. Ancak mevcut rezervin tenör ortalaması düşüktür (yaklaşık %0,2). Günümüzde toryum tabanlı yakıt çevrimi ticari olarak kullanılmamaktadır. Bu nedenle ülkemizde bulunan toryum kaynağının ekonomikliğinin değerlendirilmesi çok kolay değildir. Ayrıca uranyum fiyatlarının günümüzde düşük seyretmesi (2005 yılı başı için, yaklaşık 45-50 $/kgU) halen uranyuma olan talebin devamını kaçınılmaz kılmaktadır. Unutulmaması gereken bir diğer husus da toryumun tek başına fisil madde, yani nükleer yakıt, olmamasıdır. Diğer bir deyişle, toryum doğrudan nükleer yakıt olarak kullanılamaz ve bir tetikleyiciye gereksinimi vardır. (U235 veya Pu239 ile birlikte kullanıldığında toryum kaynak maddesinden nötron-Th232 tepkimesini sonucunda U233 fisil maddesi üretilebilir). Ekonomikliği bugün için sorgulansa bile uranyum ve toryum yerli kaynaklarımızın varlığı gelecekte nükleer enerji kullanımında ülkemiz için bir güvencedir. Ancak, nükleer enerjide yakıt maliyetinin toplam üretim maliyeti içindeki yerinin çok az (yaklaşık %10-12) olduğu ve dünyadaki uranyum stoklarının ve rezervin fazlalığı nedeniyle görünür gelecekte yakıt maliyetinde fazla bir değişimin beklenmediği gerçeği de göz ardı edilmemelidir. Ayrıca, nükleer santralların bir özelliği de taze yakıtın kolayca depolanabilmesidir. Böylelikle uzun süre yakıt üreticilerine bağlı kalmadan enerji üretimi mümkündür.
Sigaranın pek çok zararından biri de içindeki radyoktif maddelerin soluma yoluyla insan vücuduna alınmasından kaynaklanmaktadır.
Sigara içilen kapalı mekanlarda havadaki partiküllerin ana kaynağı sigaradır ve bu partiküllerin çoğu da kanserojendir. Boice ve Lubin yaptıkları çalışmayla akciğer kanserine yakalanma olasılığının, günde 1-9 adet sigara içilmesiyle 4.6 kat, 10-19 sigara içiminde 7.5 kat, 20-39 sigara içiminde 13.1 kat ve 40 sigaranın üzerinde bir tüketimde ise 16.6 kat artmakta olduğunu ortaya koymuştur.. Yani günde iki paket sigara içen bir kimse içmeyene oranla 16 kez daha fazla akciğer kanserine yakalanma olasılığına sahip olmaktadır. Günde 1-9 adet sigara içiminin sonucu kansere yakalanma riskinin Japonya'ya atılan atom bombasına maruz kalanların sadece %1'inden azının almış olduğu 3 Sv'lik bir dozun neden olacağı riske eşdeğer olduğu da belirtilmektedir. 3 Sv'lik bir doz ancak 10,000 göğüs röntgen filmi çektirilmesiyle alınabilen çok yüksek bir dozdur. Günde iki paket sigara içen bir kimsenin akciğer kanserine yakalanma riskine eşdeğer risk oluşturan atom bombası dozu ise anında öldürücüdür.
Sonuçlar
Sigaranın insan sağlığına zararını değerlendirirken kimyasal zehirliliğinin yanısıra radyoaktif zehirliliğinin de dikkate alınması gerektiği yapılan çalışmalardan anlaşılmaktadır. Little ve Radford, günde 2 paket sigara içenlerin sadece Po-210 'dan 25 yılda 2 Sv'lik (ortalama 80 mSv/yıl) önemli bir doz alabileceklerini belirtmektedirler. Bir radyasyon işçisinin maruz kalabileceği izin verilen en büyük doz değeri 20 mSv/yıl'dır. Martel, sigara içen ve akciğer kanserinden ölenlerin ciğerlerinde Po-210 'dan kaynaklanan 16 Sv'lik önemli doz değeri hesaplamıştır. Cohen, akciğer kanseriyle mücadelede, içindeki zift ve benzer kanserojen maddeleri tutmak üzere filtreli sigaralar üretmek yerine, Po-210 'dan arındırılmış sigaralar üretilmesini tavsiye etmektedir.
Doğal çevrede varolan radyoaktif elementler kömürle birlikte yeraltından çıkarılmakta, organik bünyeye bağlı olan U-Th, kömürün organik elemanları (kül) üzerinde birikmektedir. Bu nedenle havadan atılan yada kazandan alınan küllerin aktivitesi kömüre göre daha fazla olmaktadır. Kazandan alınan küller biriktirildiğinden çevreyi radyolojik olarak etkileyen bölüm, kül yığınlarının yüzeyi olmaktadır. Yüzeyden rüzgar, yağış gibi nedenlerden dolayı meydana gelen kaçaklar, kül yığınlarının üstünün toprak yada benzeri katmanlarla örtülmesiyle kontrol edilebilmektedir. Ancak bacadan kaçan partiküllerin tutulma oranı parçacık büyüklüğüne bağlıdır. %99.8 verimle çalışan elektrostatik tutucularda çapları 10 µm'den küçük olan partiküllerin filtrelenme oranı %60 olmaktadır (bazı kaynaklara göre bu oran %80'lere kadar yükselmektedir. Bu parçacıklar kolayca etrafa yayılırlar, solunumları kolay ve yayılma mesafeleri uzundur. Küçük parçacıkların yüzey alanlarının hacimlerine oranı büyük parçacıklara göre daha fazladır. Bu nedenle yüzeyden ısı kayıpları fazla olduğundan daha hızlı soğurlar. Radyoaktif çekirdekler içeren buhar, bu parçacıklar üzerinde daha fazla yoğuşur. Bu olay radyoaktif elementlerin relatif olarak konsantrasyonunun küçük partiküller üzerinde artmasına neden olmaktadır. Radyoaktif izotopların konsantrasyonu parçacık büyüklüğüne bağlı olduğundan bacadan atılan radyoaktif partiküller homojen dağılmamakta ve kullanılan kazan türlerine bağlı olarak değişmektedır.Bu nedenle santralde kül tutma oranının yükseltilerek bacadan atılan miktarın radyoaktif partiküllerin azaltılması çok önemli olmaktadır. Buna rağmen küçük partiküller genelde sorun oluşturmaktır.
Dünyanın çeşitli bölgelerinden alınan kömür örneklerinde ortalama olarak uranyum konsantrasyonu 1.0±0.5 ppm, toryum konsantrasyonu 3.3±1.6 ppm olarak verilmektedir. Yatağan Termik Santrali kömür ve kül örneklerinin analizi sonucu hazırlanan teknik raporda, uranyum konsantrasyonu 12.8ppm toryum konsantrasyonu 14.4ppm, külde uranyum konsantrasyonu 27.0 ppm toryum konsantrasyonu 24.8 ppm olarak ölçülmüştür. Kül oranı %25-40, ısıl değeri 2000 kalori/gram (zaman zaman 700-900 kalori/gram'a kadar düşmektedir.) Kömürün içerdiği U, Th konsantrasyonu kullanılarak birim kütle başına kömür ve küldeki konsantrasyonlar karşılaştırıldığında uranyumun %15'i toryumun %31'inin atmosfere atıldığı görülmektedir..
Termik santrallerin çevreye yaydığı radyoaktif izotoplar nedeni ile insanların aldığı dozlar konusunda çeşitli çalışmalar yapılmıştır.İngiltere'de Oxfordshire, Berkshire ve Japonya'da 1000MW, 250MW gücündeki iki termik santral için yapılan doz hesaplarına göre toplam vücut dozu en yüksek konsantrasyon noktasında en kötü meteorolojik şartlara göre 0,01 µSv/yıl mertebesinde olmaktadır. Aynı yaklaşımı Yatağan Termik Santrali için kullanıldığında 0,03 mSv/yıl olmaktadır